Unuttun mu beni, sevgili?
Bunu bir sitem gibi okuma. Çünkü sitem edecek kadar saf değilim artık. Bu, gecenin bir yerinde içimde birikenlerin taşması sadece. Adını anmadan sana yazıyorum; çünkü adın bile artık can yakıyor.
Unuttun mu beni, sevgili?
Yoksa unuttuğunu sanacak kadar mı rahatsın?
Gidişin öyle ani değildi aslında. Parça parça bıraktın beni. Önce mesajların kısaldı, sonra sesin değişti. Gözlerin gitmeden önce gitmişti zaten. Ben hâlâ “yoğunsundur” diye kendimi kandırırken, sen çoktan başka bir hayata geçmiştin. Ne inceliği kaldı bu gidişin, ne de cesareti.
Beni en çok ne yordu biliyor musun? Gitmen değil. Giderken ardında bıraktığın belirsizlik. Bir açıklama borçluymuşsun gibi hissetmeden çekip gitmen. Sanki hiç “biz” olmamışız gibi. Sanki ben, hayatına yanlışlıkla girip sonra silinen bir taslakmışım gibi.
Şimdi düşün:
Bir insanı tanıyorsun, hayatına alıyorsun, alışkanlık oluyorsun, sonra da onu yok sayabilecek kadar rahat uyuyorsun. Buna unutmak denmiyor sevgili. Buna yüzleşmemek deniyor.
Ben seni her şeyden önce insan sandım. En büyük hatam buydu belki. Çünkü insan dediğin, arkasında enkaz bırakıp “ben yoluma bakıyorum” demez. Sen dedin. Sessizce. Çok ustaca.
Bazen aynaya bakıyorum ve kendime kızıyorum. Neyi eksik yaptım diye değil; bu kadar susmayı kendime neden yakıştırdım diye. Seni kaybetmekten çok, kendimden vazgeçmişim bir süre. Sen giderken ben kendimi de yanında sürüklemişim.
Şimdi güçlü müyüm? Evet.
Ama bu güç, senin sayende değil. Sana rağmen.
Adını anmıyorum artık ama bu seni affettiğim anlamına gelmiyor. Sadece seni hayatımın merkezinden söküp kenara koydum. Orada duruyorsun. Hatırlanıyorsun. Ama dokunulmuyorsun.
Eğer bir gün, gecenin bir vakti, içini anlamsız bir boşluk kaplarsa…
Eğer bir gün, her şey yolundayken bile bir şeylerin eksik olduğunu hissedersen…
İşte o an beni hatırlayacaksın.
Ve belki o zaman anlayacaksın:
İnsanlar bazen unutulmaz.
Sadece kaybedilir.
Unuttun mu beni, sevgili?
Sanmıyorum.
Sadece yüzleşecek cesaretin yoktu.



