Zamanın Öğütemediği O İnce Sızı

Kapının önünde, onu son kez uğurlarken hissettiğim o garip duygu, henüz adını koyamadığım bir ağırlıktı. Gidecekti. Gitmeliydi. Hayatın sunduğu o ‘kaçınılmaz’ fırsatlardan biriydi ve tutup, “Kal,” diyemezdim. İyi dilekler, “Güle güle,”ler, “Kendine iyi bak,”lar… Hepsi havada sallanıp durdu, bir toz bulutu gibi dağılmadan önce. O toz bulutu dağıldı ve geriye, beni yavaş yavaş kemiren bir “yokluk” kaldı.

İlk günler, bir alışkanlık meselesiydi sadece. Akşam olup da kapıyı açarken duyduğum o sessizlik, kahve yaparken fazla demlediğim çay, salondaki koltuğun boş kalışı… Bunlar, beynimin onu arayan küçük, masum isyanlarıydı. “Burada olmalıydı,” diyordu bir yanım. Diğer yanım ise, “Artık yok,” gerçeğini fısıldıyordu kulağıma.

Sonra, özlem denen şey, yavaş yavaş kendini göstermeye başladı. Bir duygu değil de, fiziksel bir varlık gibiydi. Karnımda ağır, taş gibi bir şey. Göğsümde, nefes almakta zorlandıran bir sıkışma. Geceleri yatağın bir tarafının soğuk ve bomboş olması, en büyük ihanetti. O boşluk, sadece bir yatak boşluğu değil, içimde açılan bir uçurumun ta kendisiydi.

Hasret ise, özlemin daha acımasız, daha detaycı kardeşiydi.

Özlem, “onun yokluğunu” hissettiriyorsa, hasret, “o varken neye sahip olduğunu” her saniye hatırlatıyordu. Bir şarkı açılıyor radyoda ve aniden, o şarkıyı mırıldanırkenki çocuksu halini görüyorum gözümün önünde. Sokakta, onun kullandığı o parfümün kokusu geliyor burnuma ve bir anlık bir yanılgıyla etrafa bakınıyorum. Marketten aldığım bir meyve, onun en sevdiği meyve… İşte o an, hasret denen ok, tam kalbimin ortasına saplanıyor. Acısı, sıcak ve derin.

Günler, haftalar, aylar geçtikçe özlem şekil değiştirdi. Artık sürekli bir acı değildi. Daha çok, hayatıma sinmiş bir melodi gibiydi. Mutlu anlarımda bile, o melodi fonda mırıldanıp duruyor, “Bu anı paylaşamıyorsun,” diye fısıldıyordu. Bir çocuğun kahkahasını duyduğumda, bir gün bize de nasip olur mu diye düşünürken, onun yanımda olmaması, o kahkahanın içine bir tutam hüzün katıyordu.

Ayrılığın en ilginç yanı, zamanı çarpıtmasıydı. Geçmiş, bir anda altın çağa dönüşmüştü. Küçük, önemsiz bir tartışma bile, şimdi anı defterimde tatlı bir anı olarak parlıyordu. Oysa o an, belki de canımı sıkmıştı. Ama hasret, geçmişi bir elekten geçiriyor, tüm pürüzleri, tüm sert kenarları törpülüyor ve geriye sadece ışıltılı, kusursuz anlar kalıyordu.

Bir gün, bir de baktım ki, onun yokluğuna alışmışım. Bu, onu unuttuğum anlamına gelmiyordu asla. Sadece, o taş gibi ağırlıkla nasıl yaşayacağımı öğrenmiştim. Özlem, artık bir yara değil, bir yara iziydi. Acımıyordu, ama oradaydı. Dokunduğumda, o günleri, o anıları, o sıcaklığı hatırlatıyordu bana.

Ve anladım ki ayrılık, bir son değil, farklı bir birliktelik biçimi aslında. Artık aynı şehirde, aynı evde değiliz belki. Ama o, benim en güzel anılarımda, alışkanlıklarımın derinliklerinde, bana ait olan her şeyin içinde yaşamaya devam ediyor. Onu her özlediğimde, aslında onu bir kez daha, kalbimde yeniden var ediyorum.

Belki de özlem, sevginin sınanma biçimidir. Uzaktayken, yoklukta bile dayanabilme, o sevgiyi taşıyabilme gücüdür. Bir nehrin, önüne çıkan bir kayayı aşmak için kendine yeni bir yol bulması gibi, sevgi de ayrılık denen engelle karşılaştığında, özlem denen yeni bir yatağa akar.

Şimdi, pencereden dışarı bakıyorum. Aynı gökyüzünün altında olduğumuzu biliyorum. Belki o da şu an aynı yıldızlara bakıyordur. Ve bu düşünce, göğsümdeki o taş gibi ağırlığı hafifletiyor. Çünkü biliyorum ki, aramıza giren mesafeler, aynı gökyüzünü paylaştığımız gerçeğini asla değiştiremez.

Özlem, bir ceza değil, sevdiğin insana duyduğun saygıdır belki de. “Sen burada olmasan da, benim için değerlisin,” demenin en içten halidir. Ve hasret, o sevginin, zaman ve mekân tanımayan yankısı…

Ayrılık zordur, evet. Can yakar. Ama içimizdeki o insan için hissettiğimiz özlem, aslında onun hayatımızdaki yerinin ne kadar dolu olduğunun da bir kanıtıdır. Ve bazen, birinin yokluğunda hissettiklerin, onun varlığının ne kadar kıymetli olduğunu sana en acı, en derinden öğretir.

Belki bir gün kavuşuruz, belki hiçbir zaman… Ama şu an, bu satırları yazarken anlıyorum ki, özlemek de aşkın bir parçası. Ve bazen, sevmek, sadece özlemeyi göze alabilmektir.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Başa dön tuşu
error: Content is protected !!