Sen neredeysen, orası hâlâ evimdir
O sabah şehrin üzerine gri bir sis çökmüştü.
Mart ayıydı; ne tam bahar, ne de kış. Tıpkı bizim hikâyemiz gibi.
Ne başlıyordu ne de bitiyordu. Sadece var oluyordu — eksik ama gerçek.
Deniz kıyısındaki o küçük kafede buluştuk. Cam kenarındaki masayı seçmiştim, çünkü onun hep denizi izlemeyi sevdiğini bilirdim.
Geldiğinde üzerindeki gri paltosu hafifçe ıslanmıştı. Yağmur yeni durmuş, hava keskin bir sessizliğe bürünmüştü.
Elinde kahvesiyle karşıma oturdu.
“Yine yağmurda gelmişsin,” dedim.
“Yağmurda yürümek iyidir,” dedi, gülümseyerek.
Ama o gülümsemenin altında bir kırıklık vardı.
Sessizce birbirimize baktık bir süre.
O an, ne söylenecek kelime kaldı, ne tutulacak el.
Yalnızca iki yabancı gibiydik; geçmişin yorgunluğunu taşıyan iki eski tanıdık.
“Gitmem gerek,” dedi sonunda.
Cümle, bardağın kenarına çarpan bir yağmur damlası kadar sessizdi ama içimi delip geçti.
Gitmem gerek…
Sanki o sözün içinde yıllarca süren bir vazgeçiş, bir kabulleniş vardı.
Soramadım “neden” diye. Çünkü cevabını biliyordum:
Aşk bazen yetmezdi.
Oysa biz elimizden gelen her şeyi yapmıştık.
Birbirimizin dünyasına sığmaya çalışırken, yavaş yavaş kendi dünyamızı kaybettik.
Onun rüyaları farklıydı, benim korkularım daha derindi.
O gitmek isterken ben kalmanın yollarını aradım.
Ve şimdi, işte karşımdaydı — vedaya hazır, ben ise hâlâ başlangıçta takılı kalmıştım.
Elini uzattı, masanın ortasında buluştuk parmak uçlarımızla.
“Sen iyi ol,” dedi.
Sanki bir temenni değil, bir vasiyetti bu.
Gözleri deniz gibiydi; hem sakin hem fırtınalı.
İçinde bir şeyler batıyor, bir şeyler doğuyordu.
Sonra kalktı.
Yavaş adımlarla kapıya yürüdü.
Kapının önünde durdu, bana döndü, bir an baktı… o bakış…
O an, bütün kelimeler anlamını yitirdi.
O gitti, ben sustum.
Ve o sessizlik — işte tam orada başladı ayrılık.
Aylar geçti.
Kafeye uğramadım bir daha.
Ama her yağmurda aynı masanın önünden geçerken başımı çevirmeden yürüyemedim.
Bazen cama vuran damlalar arasından sanki siluetini görür gibi oldum.
Bir kahve fincanı, iki sandalye ve eksik bir hikâye.
Geceleri mektuplar yazdım ona, hiç göndermedim.
Kâğıtlarda hep aynı hitap vardı: Hüzün gözlüm…
“Bir gün dönersen,” diye başlardı her satır.
Ama o gün hiç gelmedi.
Zaman geçti, şehir değişti, ben değiştim.
Ama bazı duyguların zamanı yoktur.
Bir sabah vapurla karşı yakaya geçerken, burnuma aynı kahve kokusu geldi.
Başımı kaldırdım — karşımda bir çift göz…
Bir an kalbim duracak sandım.
Ama hayır, o değildi.
Sadece bir yabancı.
Yine de o bakış, içimde eski bir yarayı tazeledi.
O an anladım:
Ayrılık, birini unutmak değilmiş.
Onunla yaşamayı öğrenmekmiş.
Bir şarkının ortasında, bir caddenin köşesinde, bir fotoğrafın kenarında — hep orada, sessizce kalıyormuş.
Şimdi her sabah kahvemi alırken cama düşen ilk yağmur damlasına bakıyorum.
Hâlâ aynı cümle dökülüyor dudaklarımdan:
“Ben buradayım, hüzün gözlüm.
Sen neredeysen, orası hâlâ evimdir.”



